
Sessizlik, Hakikat ve İnanç 2 (Simülakrlar ve Simülasyonlar Üzerine)
Günümüzde, algısal bozukluklar ve bağlamsal eksiklikler nedeniyle en çok yanlış anlaşılan düşünürlerden birinin Jean Baudrillard olduğu söylenebilir. Bu yanlış anlaşılmada, kuşkusuz Baudrillard’ın kullandığı dilin ve bilinçli belirsizliklerin de payı vardır. Baudrillard, simülakrlar ve simülasyonlar üzerine konuşan ilk düşünür değildir; sonuncusu da olmayacaktır. İnsanlık tarihi kadar eski olan bu soruları, içinde bulunduğu Batı dünyasının sahteliği (ya da kendi ifadesiyle “gerçekliği”) bağlamında ele almış ve sosyolojik düzlemde son derece isabetli tespitlerde bulunmuştur. Ancak bu analiz, belirli noktalarda bilinçli olarak sınırlandırılmıştır. Özellikle ontolojik sonuçlar, yanlış oldukları için değil, analiz alanı dışında bırakıldıkları için yeterince ele alınmaz. Baudrillard’ın sıkça yanlış anlaşılmasının temel nedenlerinden biri de tam olarak bu metodolojik sınırlamadır. Bu noktaya ilerleyen bölümlerde yeniden döneceğiz.
Simülasyon kavramı gündeme geldiğinde, çoğu insan ya üstün zekâlı ve insanlıktan ileride bir topluluğun yarattığı “miş” evrenlerde yaşadığımızı varsayar ya da meseleyi sığ bir biçimde, yalnızca sosyal medya, “Instagram mutluluğu” ve benzeri yüzeysel eleştirilerle sınırlar. Bu iki yaklaşım, ilk bakışta birbirinden farklı gibi görünse de, aynı kaynaktan beslenir. Her ikisi de simülasyonu, onun yapısal doğasını kavramadan, dışsal ya da basitleştirici bir nedene indirgeme eğilimindedir. Bu yanlış okuma biçimlerinin temel sebebi, tam olarak simülasyonun kendisinde yatar. Simülasyonlar, doğaları gereği, gerçekliğe dair algımızı ontolojik düzeyde değil; epistemolojik, fenomenolojik düzlemlerde dönüştürür. Sorun, varlığın kendisinin bozulması değil, varlığa nasıl eriştiğimizin, onu nasıl deneyimlediğimizin ve anlamlandırdığımızın belirsizleşmesidir. Bu nedenle simülasyon çağında yapılan analizlerin eksik, parçalı ya da yüzeysel kalması şaşırtıcı değildir. Simülasyonun varlığının farkına varmak, ondan “çıkmaya” kıyasla görece daha kolaydır. Ancak “miş” evrenini bütünüyle reddetmek; içine doğulan, içinde büyünülen ve çoğu zaman sorgulanmadan içselleştirilen simülakrları (başka bir deyişle imgeleri putlaştıran yapıları) yıkmayı gerektirir. Bu ise yalnızca kavramsal bir farkındalık değil, derin bir zihinsel ve varoluşsal kopuş talep ettiği için, pek az insanın gerçekten başarabileceği bir durumdur.
Bu zihinsel ve varoluşsal kopuşun en zorlu yönü, simülakrların çepeçevre kuşatmasından kaynaklanır. Baudrillard’ın bilinçli bir biçimde ontolojiden uzak durmasının temel sebebi, metafiziği reddetmesidir. Ancak bu uzak duruş, simülakr tanımının eksik kalmasına (ya da en azından ontolojik sonuçlarının yeterince açılmamasına) yol açar. Bu nedenle simülakr analizleri çoğu zaman hatalı ya da eksik biçimde yapılır. Baudrillard, simülakrı tanımlarken hedef aldığı “gerçek”ten, birebir örtüşme ve sabit bir referans ilişkisini anlar. Bu tür bir örtüşme bulamadığında, simülasyonu hakikatin yerini alan bir yapı olarak konumlandırır ve simülakrı, gerçeğe dayanmayan bir düzlemde ele alır. Ancak örneksiz yaratım, ontolojik olarak yalnızca hakikate özgü bir niteliktir. Simülakrlar gerçek değildir; fakat bu, hiçbir gerçeklikten türemedikleri anlamına gelmez. Simülakr, birebir bir aslı temsil etmez; ancak tarihsel, toplumsal ve fenomenolojik durumların soyutlanması yoluyla inşa edilir. Bu durumu ulus örneği üzerinden açıklamak mümkündür.
Dünya üzerinde hiçbir ulusun var olmadığını varsayalım ve “ulus” adını verdiğimiz bir yapı inşa edelim. Ulus simülakrı doğada yoktur, fiziksel bir nesnesi yoktur; ancak uğruna ölünen, sınırlar çizen ve kimlik kuran bir yapı olarak varlığını sürdürür. Baudrillard açısından bakıldığında, temsil ettiği “doğal bir öz” bulunmaz. Fakat bu durum, ulus kavramının bütünüyle bir boşluktan ortaya çıktığı anlamına gelmez. Ulus; kabilenin, aşiretin ya da en temel hâliyle ailenin niceliksel olarak genişletilmiş, niteliksel olarak dönüştürülmüş bir türevidir. Bu yönüyle ulus simülakrı ex nihilo değildir; bir türetim sürecinin ürünüdür. Her simülakr örneği, kendi iç bütünlüğü çözümlenerek tarihsel ve toplumsal kaynaklarına kadar izlenebilir. Bu durumda şu ayrım ortaya çıkar: her simülakr bir simülasyonun sonucudur; ancak her simülasyon, zorunlu olarak bir simülakr değildir.
Anlam Arayışları#
Simülakrlar ve simülasyonlar, insana özgü ve insanlık tarihi kadar eski iki olgudur. Modern toplumsal sancıların büyük bir kısmı ise, bu iki kadim olgunun farkına varılmasıyla ve bilinçsiz türetimden bilinçli bir türetim sürecine geçilmesiyle ortaya çıkmıştır. İlkel simülakr ve simülasyon biçimlerinden, modern dünyada çok daha karmaşık ve algılanması güç varyantlara evrilen bu yapılarla modern toplum, varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. Artan nüfus ve teknolojik gelişmeler, bu türetim sürecini yalnızca hızlandırmakla kalmamış, aynı zamanda kaçınılmaz hâle getirmiştir.
İnsan, doğası gereği, kolay algılanabilir ve kolay tüketilebilir olan “şey”e daha yatkındır. Simülakrlar ve simülasyonlar da tam olarak bu eğilimi hedef alarak, kontrol edici güçlerini içlerinde barındırırlar. Ancak hem simülakrların hem de simülasyonların yıkıcı bir yan etkisi vardır. Epistemolojik, fenomenolojik düzlemlerde algıyı aşındırmaları sonucunda, insanın hakikatle kurduğu ilişki bozulur. Zamanla, neyin simülasyon ya da simülakr olduğu, neyin hakikat olduğu ayırt edilemez hâle gelir. Bu durumu daha açık kılmak için şu örneğe başvurabiliriz.
Matrix evreninde, ileri teknolojik gelişmelerin ortasında yaşayan bir insan topluluğunu hayal edelim. Bu topluluk, makineler tarafından simüle edilen bir gerçeklik içinde varlığını sürdürmektedir. Ancak bu evrenin içinde, tüm bu teknolojik yapılardan izole edilmiş bir köy ya da komün bulunduğunu varsayalım. Bu komün içerisinde yaşayan bir kız çocuğu olsun, kendi varoluşsal sancılarıyla, içinde büyüdüğü bu köy hayatının gerçekliğini sorgulamaya başlasın. Sorgulamalarının sonucunda, sınırdan çıkmanın yasak olmasına rağmen her şeyi göze alarak bu yaşam alanını terk ettiğinde, bambaşka bir dünyanın var olduğunu ve geçmişte yaşadığı hayatın bütünüyle bir yalan üzerine kurulu olduğunu fark edecektir.
Ancak adım attığı bu yeni dünya da, hakikatten ibaret değildir. O da, başka bir düzeyde kurgulanmış bir simülasyondan ibarettir. Matrix evreninin temel anlatısı tam olarak budur. Makinelerin varlığını fark ederek simülasyonun içinden çıktığını ve onurlu bir direniş başlattığını düşünen insanlar, gerçekte hâlâ makineler tarafından tasarlanmış başka bir simülasyonun içinde yaşamaktadır. İnsan, varoluşsal olarak hakikatten uzaklaştıkça, bu kopuşu içsel bir huzursuzluk olarak deneyimler. Bu huzursuzluk, makinelerin arzuladığı kusursuz simülasyonun önündeki en büyük engeldir. Bu engeli aşmanın en etkili yolu ise, insanlara hakikate ulaştıklarına inanmalarını sağlamak ve onlara bir amaç duygusu sunmaktır.
Bir simülasyonun içinde yaşamak onu kimin yarattığından daha önemlidir. Elbette bir matrix evreninde yaşamıyor, üstün bir ırkın/makinenin simülasyonunda var olmuyoruz. Fakat kendi ellerimizle yarattığımız simülakrlar/simülasyolar her geçen gün daha fazla iç içe geçiyor ve hakikat adı altında başka simülakrlara sarılıyoruz. Modern insan tıpkı matrix simülasyonunda olduğu gibi bir amaç ihtiyacını hissediyor ve hakikate ulaşmayı arzuluyor.
Modern İnançlar ve Tatmin Simülasyonu#
Amaç fikri, modern özne için hakikatin yerini alan en güçlü ikamelerden biridir. Neye hizmet ettiği sorgulanmayan bir amaç, salt var olmasıyla anlam üretir. İlerleme ise bu amacın zamansal teminatıdır. Daha ileri, daha hızlı ve daha verimli olma vaadi, insanın varoluşsal huzursuzluğunu geçici olarak bastırır. Normallik, bu ilerleme anlatısının toplumsal onay mekanizmasıdır. Çoğunluk tarafından kabul edilen, ölçülebilen ve tekrarlanabilen davranış biçimleri, hakikatin yerine geçerek bireyin kendisini güvende hissetmesini sağlar. Başarı ise tüm bu sürecin görünür ve ödüllendirici yüzüdür. Ölçülebilir olması, paylaşılabilirliği ve kıyaslanabilirliği sayesinde, modern dünyada kutsallık atfedilen bir değer hâline gelir.
Bu inanç yapılarının en belirgin özelliklerinden biri, insanın hakikatle kurduğu doğrudan ilişkiyi askıya alarak, onu sürekli bir tatmin döngüsüne hapsetmesidir. Uyuşturucu kullanımı ve şehvet düşkünlüğü, bu bağlamda yalnızca bireysel zaaflar ya da ahlaki problemler olarak okunamaz. Bunlar, modern simülasyon düzeninin sunduğu en ilkel fakat en etkili tatmin araçlarıdır. Anlam üretmeyen fakat huzursuzluğu anlık olarak bastıran bu pratikler, hakikatin yerini alan geçici rahatlama biçimleridir. İnsan, bu yolla varoluşsal boşluğunu çözmez; yalnızca erteler.
Şehvet, burada salt bedensel bir arzu değil, sürekli uyarılma hâlinin simülakrıdır. Sürekli görünür olma, sürekli arzulanma ve sürekli tüketme döngüsü, modern öznenin kendisini “canlı” hissetmesini sağlar. Uyuşturucu ise benzer biçimde, huzursuzlukla yüzleşmenin yerine, huzursuzluktan kaçışı ikame eder. Her iki durumda da insan, hakikate yaklaşmak yerine, onun yokluğunu hissetmemeyi tercih eder. Bu tercihin sürekliliği ise, modern toplumun istikrarını sağlayan temel unsurlardan biri hâline gelir.
Bu noktada “hakikate ulaştığını zanneden modern özne” figürü ortaya çıkar. Bu özne, artık sorgulamaz; çünkü sorgulamanın yarattığı huzursuzluk, sistem için tehlikelidir. Ona sunulan amaçlar, ilerleme anlatıları ve tatmin mekanizmaları, hakikatin yerini doldurmak için yeterlidir. Modern özne, özgür olduğunu düşünür; çünkü seçim yapmaktadır. Oysa yaptığı seçimler, simülakrlar arasında gezinmekten ibarettir. Hakikate ulaşmış olduğunu sanması, onu hakikatten en uzak noktaya yerleştiren yanılsamadır.
İnançsızlık, çoğu zaman düşünüldüğü gibi bir boşluk ya da yokluk hâli değildir. Aksine, güçlü bir anlam ikamesi olarak işlev görür. İnançsızlık simülakrı, bireye hakikatten arınmış olduğu yanılsamasını sunarken, onu epistemolojik bir üstünlük pozisyonuna yerleştirir. Artık inanmayan değil, “bilerek inanmayan” bir özne vardır. Bu özne, metafizik iddiaları reddettiğini düşünür; fakat bu reddiyenin kendisi, sorgulanamaz bir kesinlik kazanır. Böylece inançsızlık, kendi dogmasını üretmiş olur.
Bilim simülakrı ile inançsızlık simülakrının bu denli iç içe geçmesi, modern öznenin en temel yanılgılarından birini doğurur. Bilim, yöntemsel olarak açıklama ve modelleme sunar; varlığa dair nihai bir anlam ya da amaç iddiasında bulunmaz. Ancak modern simülasyon düzeninde bilim, bu sınırlarının ötesine taşınarak ontolojik bir otorite gibi konumlandırılır. Bilimin söylemediği şeyler, onun adına söylenir. Böylece bilimsel yöntem, hakikat ölçütü olmaktan çıkarak, hakikatin kendisi gibi algılanmaya başlanır.
Bu noktada inançsızlık, bir eksiklik değil, bir tatmin biçimi hâline gelir. İnançsızlık simülakrı, bireyi sürekli bir sorgulama hâlinde tuttuğunu iddia ederken, aslında sorgulamanın sınırlarını önceden belirler. Hangi soruların meşru olduğu, hangi cevapların “akılcı” sayılacağı çoktan tayin edilmiştir. Bu durum, bireye özgürce düşündüğü hissini verir; fakat düşünce, simülasyonun çizdiği çerçevenin dışına çıkamaz. Seçim yapılmıştır, fakat bu seçim de sistemin sunduğu seçeneklerden biridir.
Ortaya çıkan tatmin duygusu tam olarak buradan beslenir. İnançsızlık, bireyi yükten kurtarır. Anlam arayışının, metafizik sorumluluğun ve varoluşsal gerilimin yerini, rahatlatıcı bir kesinlik alır. Artık cevaplanması gereken sorular yoktur; çünkü bu soruların “anlamsız” olduğu varsayılmıştır. Bu varsayım ise sorgulanmaz. Böylece inançsızlık, hakikatten kaçışın en sofistike biçimlerinden biri hâline gelir.
Modern özne, bu noktada hakikate yaklaşmak yerine, hakikatin gereksiz olduğuna inanır. Bu inanç, onu huzursuzluktan geçici olarak korur; fakat aynı zamanda derin bir anlam yoksunluğunu da beraberinde getirir. İnançsızlık simülakrı, bu yoksunluğu görünmez kılar. Tıpkı diğer simülakrlar gibi, boşluğu doldurmaz; yalnızca boşluğun hissedilmesini engeller. Böylece modern toplumda inançsızlık, hakikatin alternatifi değil, onun yokluğuna katlanabilmenin bir yolu olarak işlev görür.
Amaç, ilerleme, normallik, başarı, haz, inançsızlık gibi yapılar, hakikatin yerine geçmek için yeterli görülür. İnsan bu yapılar sayesinde huzursuzluğunu bastırır ve tam da bu yüzden hakikate ihtiyaç duymadığını düşünür. Oysa bu düşünce, bir özgürleşme değil, daha incelmiş bir kaçıştır.
Baudrillard’ın işaret ettiği simülasyon düzeni burada tamamlanır. İnsan artık yalan bir dünyanın içinde yaşadığını değil, gerçeğin zaten gereksiz olduğunu düşünür. Simülasyon, hakikati gizlemez; onu işlevsiz kılar. Bu yüzden modern özne hakikatten kopmuş değildir, fakat ona yönelme iradesini yitirmiştir. Sonuç olarak mesele inanç ya da inançsızlık değildir. Mesele, inancın yönünü kaybetmesidir. Hakikat reddedilmez; onun yerine daha kolay taşınabilen, daha az bedel talep eden simülakrlar tercih edilir. İnsan hakikate ulaştığını zannederken, aslında yalnızca onun yokluğuna alışmaktadır.
Henüz burada listelenecek bir makale yok.